93 Harbi, Gönenli Zeki Baba, Edirne gezisi ve “iyilik yapmak”

Alişan Hayırlı

Ve müslüman Türk milletinin kıyamete kadar İslam toprağı kalacak olan Anadolu toprağına ayak basıyor Zeki Baba’nın ataları… Bitkin, aç susuz, peşiran bir halde, sınırı geçer geçmez ilk yere yığılıp kaldılar. Zeki Baba’nın atalarının yeni vatanı Balaban Köyü olmuştur.

Artık yeni bir hayat, yeni bir vatan, yeni bir yaşam bekliyor Zeki Baba’nın dedelerini… İşte Zeki Baba’nın babası Ali Rıza da burada, Edirne’nin İpsala ilçesine bağlı Balaban köyünde dünyaya geliyor. (Balaban Köyü sonradan Uzunköprü İlçesi’ne bağlandı)

Fakat nedendir bilinmez Zeki Baba’nın dedesi Mustafa Ağa, (Gönen’de Uzunköprülü Mustafa Ağa olarak bilinir), sekiz çocuğundan o sırada altı yaşındaki Alirıza da dahil henüz bekar olan   beş çocuğunu yanına alarak 1928 yılında Balaban Köyü’nden ayrılarak bugünkü Gönen topraklarına gelip yerleşiyor. Alirıza’nın evli olan iki büyük ablası ve bir ağabeyi Balaban köyünde kalır. (İşte Zeki baba bu gezimizde amca ve hala çocukları ile uzunca bir aradan sonra yüzyüze bir kez daha buluşacaktır.)

Kadere bakın ki, aynı tarihte yani 93 Harbi sonunda, Osmanlı coğrafyasının diğer bir köşesinde, Kafkaslar’da Anadolu topraklarına bir göç daha olur. Bu sefer Zeki Baba’nın Kırım’dan Tatar ataları gelmiştir Gönen’e… Birbirlerinden habersiz… Balkanların Muhaciri Alirıza (baba) ile Kafkasların Tatar kızı Hasibe’nin (anne) yolları Gönen’de birleşir. 93 Harbi; Zeki Baba’nın annesi ile babasını Gönen’de buluşturur. Bir yanı Balkan bir yanı Kafkas’tır Zeki Baba’nın…

İnsanların kaderi, kimin dünyaya geleceği milyarlarca ihtimallere dayalı tevafuklara bağlı değil mi? Yaratılış hikmetine akıl sır ermiyor. Balkanlar çökecek, Kafkaslar toz duman olacak, biri Batı’da ötekisi Doğu’da iki farklı coğrafyadaki aileler Anadolu toprağında buluşacak.

Zeki Baba, işte böylesine akıl sır ermeyen, hüzünlü ve acılı göçlerin buluşan anne babanın çocuğu olarak dünyaya geliyor. Sonrasında Zeki Baba anne ve babasından hep göç hikayeleri dinleyerek büyüyecektir. Hem anneden hem de babadan yaralı bir çocuk… İki taraftan yıkılmıştır. Zeki Baba’nın karakterinin oluşmasında şüphesiz bu hikayelerin büyük etkisi olmuştur. Bu karakter ki; hep iyilikle, hep güzelikle, hep merhamet ve vicdanla örülmüş, temeli sağlam atılmış…

Hayat işte… 1960’lı yıllar… Türkiye için zor yıllar. Darlık ve kıtlık yılları… İnsanların sadece giyecek ve yiyecek için yaşadığı geçim yılları… Köyünden kımıldamanın, 40 kilometre ötedeki Bandırma’ya bile gitmenin bir çok insan için çok zor olduğu yokluk yılları… Ki Zeki Baba, denizi ilk defa 12 yaşında iken görebiliyor. Öylesine esir almış mahrumiyet ve fakirlik, ailelerin kucağına bağdaş kurmuş kalkmıyor.

Edirne’nin Balaban köyünde bırakıp gelinen akrabalardan ne haber var ne mektup… Ne de Kırım’dan anne tarafından haber var. Kopuyor bu yıllarda bağlar. Unutturuyor çetin hayat şartları… Herkes kendi derdine düşmüş, öldürücü bir geçim telaşı… Kim nereye gitsin ki? Edirne nere Gönen nere? Şimdi bize Çin ne kadar uzaksa, o gün Gönen de Balaban’a o kadar uzak… Hatta daha uzak. Hele Kırım? Mars kadar uzakta Kardaş ailesine…

Zeki Baba, daha küçük yaşta ne kadar zeki, çalışkan ve sağlam bir karaktere sahip olduğunu gösteriyor. İsmiyle müsemma… Gönen’de hem tarlada hem de ahırda çalışıyor. Hem hayvanlara bakıp tarlada ekinler biçiyor, hem de derslerine çalışıyor.

O zaman belli oluyor Zeki’nin okuyup adam olacağı… Nitekim ailesini yanıltmıyor. Ta ilkokuldan başlayarak bütün okullardan en iyi derece ile mezun oluyor. Yatılı parasız okullar kazanıyor, Balıkesir’de okuyor, sonra da İstanbul’da iki üniversite bitiriyor. İlk, orta, lise ve üniversite’de bütün sınıfları başarıyla geçiyor. Hiçbir dönem hiçbir okulda ikinciliğe düşmüyor.İstanbul’da ilahiyat ve Hukuk Fakülteleri’nden mezun oluyor.

Sonra iş hayatı… Avukatlık, Libya’da ve İstanbul’da çeşitli alanlarda başarılı çalışmalar… Yorulmak bilmeden koşturma… Sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde Genel Müdürlük, siyasete girme teşebbüsleri, Gönen Belediye Başkanlığı için aday olması…

Bugün İstanbul’da yiyecek sektöründe ünlü bazı markaların bayiliklerini işleten, mütevazı bir iş hayatında görüyoruz Zeki Baba’yı…

Zeki Baba, Edirne’de kimi akrabalarını hayatında ilk defa görecek. Sabah erkenden kalkıp Uzunköprü ve Balaban köyüne doğru hareket etti. 150 yıl önce Bulgaristan’ın Osmanpazar bölgesinden göçüp gelen atalarının çocukları (Amca ve hala çocukları ve onların torunları) ile tanışacak olmanın heyecanını gizlemeye çalışıyordu Zeki Baba…

Kolay değil, babasının doğup büyüdüğü topraklara geliyor, Uzunköprü ve Balaban Köyüne yaklaştıkça heyecanı artıyor, kalp atışlarının hızıyla yüzündeki kırmızılık iyice koyulaşıyor, içinde Karadeniz fırtınaları kopuyordu. Duygu yoğunluğunu belli etmemeye çalışsa da ben hissediyorum.

Seyahat boyunca Zeki Baba hep gözleri nemli göç hikayeleri, baba ve annesinin hayata tutunma mücadelesini anlatıyor. Zeki Baba, doğup büyüdüğü Gönen’deki küçüklük yıllarını ve anılarını anlatırken kendinden geçiyor, adeta ayakları yerden kesiliyor, geçmişe büyük bir özlem duyuyor. Nerede esen bir rüzgar bedenini okşasa, nerede bir çam kokusu hissetse, nerede yerlere yatan buğday başakları görse, Zeki Baba bulunduğu yerden kopar Gönen’e, babasının yanına taşınır, ruhuyla bedeniyle… Gözleri dolar, bakışları uzaklara kayar.

Dünyanın en uzun köprüsü üzerinden geçip Uzunköprü merkezine vardığımızda bizi ilk olarak halasıoğlu emekli öğretmen Oktay dayımız karşıladı.

İlk buluşma, ilk temas, ilk bakışma, ilk sohbet… Yıllar yıllar sonra… Kupkuru toprağın senelerin ardından suyla buluşması gibi… Halaoğlu, halakızı, onların çocukları ve torunları ile öyle bir kucaklaşma ki belki de Zeki Baba her birinin şahsında babasını görüyor, babasını kucaklıyor.

Oktay abiyi de yanımıza alıp doğruca eski adı Harala olan Altınyazı köyüne gidiyoruz. Balaban köyünden önce bu köyde görmemiz gereken bir akraba daha var. Emine halasıoğlu Kazım dayı ve çocukları… Kapıda bizi Kazım dayının gelini Neclâ abla karşılıyor. Zeki Baba’yı ilk defa görüyor, fakat ismini çok duymuş… Kazım dayı ise artık 90’a merdiven dayamış, zayıflamış, hastalanmış, hafızasını büyük ölçüde kaybetmiş… Zeki Baba’yı hatırlaması mümkün değil… Evin oğlu Ziya abi de yok, İlçe merkezine gitmiş… Fakat çatkapı gittiğimiz için herkes hazırlıksız… Ya bahçede iş yaparken ya da hayvana yem verirken buluyoruz akrabaları… Hemen telaşla ve heyecanla üst baş değişiliyor, Zeki Baba geldi diye heyecanla yiyecek bir şeyler hazırlanıyor. Kazım dayımızın evinde bir adet köy ekmeği, iki kaşık yağ, iki dilim peynir ve birkaç adet erik… Zeki Baba hayatının belki de en lezzetli yemeğini yedi.

Ve asıl köye, Balaban’a gidiyoruz. Zeki Baba’nın babasının doğup büyüdüğü, şimdi eski evlerinde yellerin estiği köyüne… Halasıoğlu Halit dayı ve oğlu Nejat abinin evine… Köy muhtarına önceden telefon açıp geleceğimizi söyledik, Nejat’a haber verin dedik. Köy ahalisinde bir heyecan almış başını gidiyor. Kim gelecek? Zeki Baba… Nejat bizi, aynı zamanda kendisinin işlettiği köy kahvesinde bekliyor fakat biz doğruca evine gittik. Evin gelini Gülcan yenge karşıladı bizi… Bu evin ahalisinin tümü Zeki Baba’yı ilk defa görüyor. Sadece ismini duymuşlar, ancak hakkında hiçbir bilgiye sahip değiller… Onlar da biliyor ki, Gönen’de Alirıza dayıları, onların çocukları ve Zeki Baba var ama başka da bir bilgiye sahip değiller… Akrabalar Zeki Baba’yı görünce ve öğrenince heyecanlarını ve

DEVAMI YARIN

Bu Haberi Sosyal Medya'da Paylaşın
Facebook
Instagram
Twitter
Bülten Üyeliği