93 Harbi, Gönenli Zeki Baba, Edirne gezisi ve “iyilik yapmak”

Alişan Hayırlı

 

“Balkanlar” deyince uzak tarihin “93 Harbi”ni, daha sonra Balkan hezimetlerini ve acılarla dolu “mübadele”yıllarını, yakın tarihin ise Bosna katliamını kim hatırlamaz ve hüzünle, hatta gözyaşı dökerek yad etmez ki… Yaklaşık 150 yıl önceki her biri ayrı bir dram olan göçlerin yüreğimizdeki sızısı henüz dinmeden, nasıl bir hırs ve kin ki, 1990’ların başında bu acıların üstüne tuz biber ektiler. İnsanlık tarihinin sayfalarına yeni bir soykırım, yeni bir katliam, yeni bir zulüm eklediler.

Ağaç bile yerinden sökülüp başka bir iklimin hüküm sürdüğü gurbet ellere dikildiğinde yerini yadırgamaz mı?

Peki ya bu canlı, insansa? Vatanından, toprağından, evinden, anılarından ve çocukluğundan koparılıp başka diyarlara sürgün edilirse hiç ağlamaz ve içi sızlamaz mı? Bize; bitmeyen, sonsuza kadar süren hüzünlü hikayeleri yazdıran, döne döne okutan, yaşatmak zorunda bırakan çağın ruhuna tüküreyim!

2013 sonbaharında Bosna Hersek gezim sırasında, Sırpların bölgesinde, insanlık tarihinin halen hafızalardan silinmeyen en alçak ve şerefsiz katliamını yapan katillerin yüzüne tükürmüştüm. Ellerine fırsat geçse aynı katliamı bir kere daha yapmaktan çekinmeyecek insan kılıklı mahlukların suratına…

Balkanlar, bizim kırmızıya boyanmış yaralı coğrafyamızın en koyu bölgesidir. En çok o yanımız ağlar bizim. Sancısı derindir. Tıpkı Kafkaslar gibi… Biz, acılarla örülmüş talihsiz bir coğrafyanın çocuklarıyız. Kafkaslar ve Balkanlar’dan esen rüzgar hep serttir, bize hep ağıt yüklü kara bulutlar getirir. İbn-i Haldun yüzyıllar öncesinden boşuna dememiş; “Coğrafya kaderdir” diye…

Kahramanımızın hikayesini ta 1877 yılından başlatmalıyız, ki iyi anlaşılabilsin.

“93 Harbi”… Bir rakam bir kelimeden oluşan bu iki kelimelik cümlede, bilir misiniz ne acılar ve dramlar yüklüdür. Diller “93 Harbi” der geçer, tarih kitapları iki sayfayla anlatır bitirir… Ama bilir misiniz ki 150 yıldır hiç dinmeyen hıçkırıklar, hatırlandıkça dökülen gözyaşları saklar içinde…

Rumi 1293 yılında cereyan ettiği için bu adla anılan Osman Rus savaşı miladi 1877-1878 yıllarında yaşandı. Hem Doğu’da (Kafkaslar’da), hem de Batı’da (Balkanlar’da) yaklaşık 1 yıl süren ve Ayastefanos Anlaşması ile sona eren savaşın mağlubu olduk. İşte o zaman başladı sancısı hiç dinmeyen göçler…

Doksanüç Harbi, kuvvetlerin geniş bir alana yayılması, kumandanlar arasındaki irtibatsızlık, harekâtın İstanbul’dan idaresi, malzeme ve mühimmat noksanlığı, Karadeniz’deki donanmanın hiçbir varlık gösteremeyişi gibi sebepler yüzünden Osmanlı ordularının yenilgisiyle sonuçlanmış ve Osmanlı Devleti’ni siyasî, askerî, sosyal ve iktisadî bakımdan büyük ölçüde etkilemiştir. Zira bu savaşın sonunda özellikle Bulgaristan’daki ve Kırım dahil olmak üzere Kafkaslardaki müslüman Türk ahali gerek katledilmek gerekse göçe zorlanmak suretiyle, yüzyıllarca vatan olarak yaşadıkları topraklarından uzaklaştırılmışlardır. Ruslar ve Bulgarlar tarafından ortaklaşa uygulanmaya konulan ve tam bir müslüman Türk imhası olan bu hareket yüzünden İstanbul’daki muhacirlerin sayısı yüz binlerle ifade edilir olmuştur. Her türlü imkânsızlığa rağmen hayatta kalmaya çalışan bu muhacirler, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde kurulup Sultan II. Abdülhamid’e izâfeten Hamidiye olarak adlandırılan köylere yerleştirilmişlerdir.

İşte iki günlük Edirne gezimize eşlik eden değerli ağabeyim, sevgili dostum Zeki Baba’nın yanında “93 Harbi” dediğinizde gözlerinden yaşlar dökülür. Bir yanı Kafkas (Tatar) bir yanı Balkan (Muhacir) olan Zeki Baba iki defa yıkılır, iki defa hüzünlenir. İki kat daha göz yaşı döker. Zeki Baba’nın mazisi iki kıtası da yanık tüten bir türkü gibidir. Nice ağıtların döküldüğü, nice dramların yaşandığı iki ayrı kolun birleştiği noktadadır Zeki Baba… Kimbilir belki de bu yüzden yufka yüreklidir, belki de bu yüzden nerde bir tekme yiyen kedi ya da köpek bile görse gözleri yaşarır. Nerede yanan bir ağaç görse canı yanmış gibi olur. Bilemeyiz… Onun yüreğinin neden pamuk kadar yumuşak, kucağının bir anne kadar şefkatli, ellerinin güvenilir olduğunu…

Bu seferki gezi yazımızda sizlere Zeki Kardaş’ı, nam-ı diğer Gönenli Zeki Baba’yı anlatmaya niyetlendim… Daha doğrusu Zeki Baba’nın ciltlere sığmaz hususiyetlerinden, merhamete hasret kalmış günümüz toplumuna şifa niyetine birkaç satır damlatmaya çalışacağım.

Hikayemiz boyunca hep “Zeki Baba” diye bahsedeceğiz. İsminin sonuna konulan “baba” sıfatı, Zeki Baba’nın şefkat ve merhamet sahibi, yardımsever, dava ve gönül adamı olduğunu vurgulamak amacıyla kullanılmıştır.

Serhat şehri Edirne’ye seyahatimizin planları ta 1 yıl öncesinde yapıldı. Gönen’li Zeki Baba, Edirne gezime kendisinin de eşlik etmek istediğini söylediğinde bunun pek muhtemel olmadığını düşünüyordum. Çünkü Zeki Baba yoğun iş temposundan kafasını bile kaşıyacak vakit bulamıyor. Hatta bir keresinde kafasını kaşımaya kalkmış da işyerinde ciddi sorunlar çıkmıştı!

Nihayet gezi zamanımız geldi. “Hazırlan Alişan kardeş Edirne’ye gidiyoruz” dediğinde sevinçten çocuklar gibi havalara uçtum.

İstikamet: Edirne’nin Uzunköprü İlçesi’nin Balaban Köyü…

Neden bu köy?

İşte bu köyde başlıyor Zeki Baba’nın hazin öyküsü, tıpkı benzer 100 binlerce ailenin hikayesi gibi… Zeki Baba’nın hikayesi aynı zamanda 93 Harbi’ndeki mağlubiyetimizin de hikayesidir. Bir devrin sona erdiği yeni bir devrin başladığı, hep gözyaşları ile hatırlanacak ve anlatılacak “93 Harbi”nin hikayesi… Karanlık, göz gözün görmediği, toz duman içinde bir rüzgar gibi fakat geride derin yaralar bırakarak geçen bir göçün tarihi…

Zeki Baba’nın üç kuşak önceki ataları da 93 Harbi sonunda yenilmiş Osmanlı’nın tebaları olarak katliamdan kurtulmak amacıyla artık bizim olmaktan çıkmış bugünkü Bulgaristan’ın Osmanpazar köyünden göçüp gelmiş… Savaşlar, yenilgiler, göçler, sürgünler, katliamlar ve acılarla dolu bir tarih dilimi… 100 binlerce insan gibi Zeki Baba’nın kaderi de işte bu göçlerle ve katliamların acı sonuçlarında belirleniyor.

Mağlup milletin çocukları artık ana yurtlarından kopmak zorunda kalıyor. Zeki Baba’nın dedesinin babası çocukları ile birlikte yanına alabildiği kadar eşya ile Anadolu’nun yolunu tutuyor.

Bir yıkıntı, binlerce insanın hayata yeniden başlangıcı oluyor. Sanki 600 yıllık imparatorluk Balkan ve Kafkas neslinin üzerine çökmüş gibi…

Sonra mı?

Sonrası malum… Bildiğiniz o yürek acıtan hüzünlü göçler…

DEVAMI YARIN

Bu Haberi Sosyal Medya'da Paylaşın
Facebook
Instagram
Twitter
Bülten Üyeliği